6 Temmuz 2014 Pazar

Bir Türk Pazarlamacının Yunanistan İzlenimleri

Geçtiğimiz günlerde bir gezi sebebiyle Atina’daydım. Atina’yı enine boyuna gezme ve Yunan kültürünü tanıma fırsatına sahip oldum. Deneyimli rehberimiz sayesinde ekstra bilgiler edindim. Sonuç olarak şu kanıya vardım; Yunanlılar kendi kültürünü çok iyi pazarlıyor.

Öncelikle biraz Atina’dan ve Yunanlılardan bahsetmek gerekir sanırım. Atina içinde bolca İzmir’i biraz Ankara’yı, bir miktar da İstanbul’u barındıran bir şehir. İnsanların sıcaklığı, Akdeniz kültürünün etkisi, deniz mahsülleri ağırlıklı yemekleri ve Pire limanı ile İzmir’e benzeyen Atina, kent merkezindeki gri ve sıkıcı binalarıyla biraz Ankara’yı anımsatıyor.
 
                                                    
Yunanlılar fena halde bize benziyor. Tip olarak bir Yunanlıyı bir Türk’ten ayırt etmek çoğu zaman imkansız. Türkleri seviyorlar. Türk olduğumuzu anlayınca bizimle mutlaka bir iki kelime Türkçe konuştu bir çoğu. Zaten dilimizdeki kelimeler iç içe geçmiş. Bizim baklava, onlarda baklavas. Cacık; cacıki. Liman; limani. Köfte; köftedaki. Lokum; lokumi vs. Rahatlarına çok düşkün insanlar. Öğlen 2’den sonra mesai bitiyor. Gündüz vakti saat 3’te kapalı eczane gördüm. Eczaneden bahsediyorum!.. Yemek yemeyi seviyorlar, porsiyonları oldukça büyük ve tabağında yemek bırakan insanlardan hoşlanmıyorlar, bunu bir nevi saygısızlık olarak görüyorlar. Su içerken bile keyif alan insanlardan bahsediyoruz.
 
Turizmi çıkarın Yunanistan’dan geriye hiçbir şey kalmaz. Onlar da bunun farkındalar ki en iyi yaptıkları işin ustası olmuşlar. Çok organizeler. Her yerde aynı logolar, aynı sloganlar (Ör: Whathens) yani ortak bir dil söz konusu. Tarih önemli bir kavram. Antik Yunan onlar için her şey demek. Akropolis günün her saati tıklım tıklım. Her milletten insan, 40 derece sıcağın altında kan ter içinde kalarak oraya çıkıp geziyor. Size bir kaya parçası gösterip “işte demokrasi burada doğdu” diyorlar. Bomboş çakıl taşlarıyla kaplı bir alan gösterip “işte felsefe burada doğdu” diyorlar. Birkaç mermer parçası gösterip “işte tarihteki ilk tiyatro” diyorlar. Demokrasi, felsefe, tiyatro… İşte size bunları satıyorlar.
 
Atina’ya gidip tavernaya gitmemek gerçekten ayıp. Bunu herkes kabullenmiş. Şehre gelen her turist mutlaka ama mutlaka bir tavernaya uğruyor. Zaten tavernaya bir kere uğrayan kişi Yunan kültürüne maruz kalıyor. Yunan şarkıları, sirtaki ve her türlü Yunan halk dansı… Etkileyici bir deneyim ve o deneyime mutlaka sizi de dahil ediyorlar. Masadan zorla kaldırıp sirtaki oynatıyorlar mesela.
 
Milli içkileri uzo. Bizim rakının kardeşi. Rakıdan daha hafif bir içimi var. Çok matah bir şey değil belki ama burada da bir pazarlama harikası çıkıyor karşımıza. Onlarca farklı uzo markası var. Şişelerin tasarımı bir harika. Antik Yunan heykeli tasarımlı uzo şişeleri var örneğin. İnsan ister istemez kıyaslıyor. Ortalama bir Türk vatandaşı Yeni Rakı ve Tekirdağ dışında hangi rakı markalarını bilir. Müdavimler Efe’yi, Topkapı’yı ve Kulüp Rakısını da bilir. Sonrası yok.
 
Biz ortak kültürümüz olan her şeyi (baklava, kahve, lokum, cacık, musakka vs.) bizden çaldıklarını iddia edip kendimizi tatmin ede duralım Yunanistan’ı bir kere ziyaret eden herhangi bir dünya vatandaşını tüm bunların menşeinin Türkiye olduğuna ikna etmek bence çok zor. Çünkü bizim hiç yapmadığımız şeyi onlar çok iyi yapıyor; kültürlerini pazarlıyorlar.

5 Mart 2014 Çarşamba

Çorbalar "Pişti"

Market raflarındaki ürünlerin ambalajlarını incelemek, arkasındaki yazıları okumak öğrenciyken hobimdi, şimdi işim gereği yapıyorum bunu. İçinde envai çeşit katkı maddesi olan ürünlerin ‘içindekiler’ kısmı karınca duası fontuyla yazılır dikkat ederseniz. Özellikle buradan ismini verip rencide etmek istemediğim Türkiye’nin en büyük iki çikolata&bisküvi markası bunu alışkanlık haline getirdi iyice.

Hazır çorba markaları uzun süredir ambalajlarında “hiçbir koruyucu katkı maddesi içermez” ibaresini oldukça cüretkarca kullanıyor. Çorbayı bir şifa maddesi olarak gören halkımız ise buna henüz tam ikna olamamış durumda. Her şeyin en doğalının kullanılması gerektiği güzelim çorbalar katkı maddesi olmadan market raflarında aylarca bozulmadan nasıl durabilir ki? Eminim bu endişe düzenli olarak yapılan tüketici araştırmalarında ve focus grup çalışmalarında çok belirgin bir şekilde su yüzüne çıkmaya başladı.

Knorr son reklamında bu endişeleri gidermek için Kadıköy meydanına ‘şeffaf’ bir mutfak kurmuş. İçindeki Knorr aşçısı, kendisine soru soran meraklı kadınlara Knorr çorbalarının hiçbir katkı maddesi olmadan nasıl hazırlandığını anlatıyor. Kadınlar da ikna olmuş bir vaziyette mutfaktan ayrılıyor.

Geçen akşam TV’de Bizim Çorba reklamını görünce şaşırdım. İçgörü aynı, senaryo benzer, uzmana onaylatma taktiği aynı. Dr. Yasemin Bradley, rastgele bir eve girip Bizim Çorbanın ne kadar doğal olduğunu, katkı maddesiz olduğunu anlatıyor. “Sizin mutfağınızda ne varsa bizim mutfağımızda da o var” sloganıyla reklam sona eriyor.

Knorr aşçı kullanıyor, Bizim Çorba ise doktor. Anlatmaya çalıştıkları şey aynı. “Şu çorbaların doğal olduğuna inanın artık” der gibiler. İnansak mı?..

 

 
                                            

12 Şubat 2014 Çarşamba

Reklamın Çirkini

Bir reklamı beğenmeyebilirsiniz. Bu çok doğal. Reklam kuşağında çıkan her 10 reklamdan 7’sini beğenmiyoruz neredeyse. Ama bir reklamı itici, çirkin ve berbat bulmak bambaşka bir duygu. Tudor’s reklamı için bunu hissediyorum. Belki çok ağır ifadeler bunlar fakat elimde değil. 

Markanın varoluş amacı gerçekten mantıklı bir çerçeveye oturuyor. Bir gömleğe bazen deli gibi paralar veriyoruz, aynı gömleği daha ucuza almak mümkünse bunu neden yapalım? Ne var ki en başta markanın ürün kalitesi bu iddiayı havada bırakıyor. Tudor’s gömlekleri hiç de öyle “deli gibi paralar verdiğimiz” gömlekler seviyesinde değil. Anlatmaya çalıştıkları şey “alt tarafı bir gömlek işte, en kötüsünü giysen ne olur sanki” ise durum farklı tabi.

TV’de her denk gelişimde bana kanal değiştirten reklamın yaratıcısı kim olabilir diye düşündüm. Olsa olsa Hulusi Derici olabilirdi. Tam onluk bir iş çünkü. Regal ve Biomen reklamları hala hafızalarımızda taze. Ne var ki çok geçmeden acı gerçeği öğrendim. Yanlış tahmin yürütmüşüm, meğer reklamlar Sinan Çetin’e aitmiş. Reklamda geçen “daha önce kimse bana bu kadar güzel giydirmemişti” repliğini profesyonel bir reklamcı yazmadığı için mutlu oldum bu yüzden.

Reklamın yegane amacı düşük maliyetli bir işle dikkat çekmekse evet başarılı olmuştur. Ancak görsel ve işitsel zevkleri yerle bir ederek yaptı bunu. Hedef kitlenin aşağılanması da bana göre işin başka boyutu. Tudors’un hedef kitlesi olan C2-D grubundaki insanların bel altı esprilere gülecek, kendisiyle dalga geçilmesinden zevk alacak, paradan başka şey düşünmeyen bir kitle olduğunu düşünmek bana bayat ve artık yıkılması gereken bir önyargı olarak geliyor.

Sinan Çetin belli ki reklam işini sevdi. Daha çok altında onun imzası olan reklama maruz kalacağız. Yapabileceğimiz tek şey kendisine maruz kalan marka müdürlerinin önlerine gelen her senaryoyu onaylamamasını dilemek…


                               

23 Ocak 2014 Perşembe

Toyota Gibi Kokmak

21.yüzyıl insanının mabedi olan Alışveriş Merkezinde geziniyorum. Niyetim kendime bir gömlek bakmak. İlk defa gittiğim bir AVM olduğu için, içinde hangi mağazalar olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Rastgele geziniyorum. Birden bir koku duyuyorum. Önce sadece “güzel” bir koku olduğunu hissediyorum. Fakat bu bile kokunun olduğu yöne doğru dönmemi sağlıyor. Vitrinlere bakarak ilerliyorum ve koku da daha fazla belirginleşiyor. “Yoksa” diyorum içimden. 10 metre daha yürüyünce artık emin oluyorum. Kafamı kaldırıyorum ve uzun saçlı denizkızı bana gülümsüyor. O benzersiz kahve kokusunu nerede olsa tanırım.

Tabi ki hepiniz Starbucks’tan bahsettiğimi anladınız. Starbucks, duyusal pazarlamayı en iyi kullanan markalardan biri. Müzik, renkler, ışıklar bir yana mağazadan yayılan o muhteşem kahve kokusu tıpkı benim gibi tüm dünyada milyonları etkiliyor.

Kokunun markalaşmadaki önemini dünyada ilk fark eden şirketlerden biri Singapur Havayolları. Şirket, 1970’li yıllarda kendine özel bir parfüm üretiyor. "Stefan Floridian Waters" adı verilen bu esans, hem personel kıyafetlerinde, hem de yolculara sunulan sıcak havlularda kullanılıyor. Koku elbette tescilli. Taklit edilemeyecek kadar özgün. Bu yüzden hayatında en az bir kere Singapur Havayolları ile uçmuş bir kişi bu özel kokuyu hemen tanıyor.

Bu konuda daha birçok örnek vermek elbette mümkün. Koku duyusunu pazarlamada kullanmanın faydaları her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Her şeyden önce kokunun algılarımızı nasıl etkilediği bilimsel bir gerçek. Gerard Zaltman “Müşteriler Nasıl Düşünür” isimli kitabında şunları söylüyor: "Koku ve diğer duyular beynin limbik sistemine entegre edilmiş durumda. Görsel tetiklemelerde bu deneyimler yeniden yaşanıyor, hatırlatılıyor. Mesela taze çekilmiş bir kahve reklamını gören izleyicinin koku duyuları çalışıyor ve bu deneyimi özlemle hatırlıyor."

Türkiye’de bu iş çok yaygın değil. Elbette birçok giyim mağazası, müşterilerini etkilemek için özel parfümler kullanıyor ancak hiç biri ayrıt edici ve tescilli değil. Kokusu en belirgin markamız burunları sızlatan nemli koli kokusuyla BİM!

Yeni sloganı ‘İyinin de iyisi’ ile iddiasını ortaya koyan Toyota ise Türkiye’deki tüm Toyota plazalarda kullanmak üzere özel bir koku üretmiş. Yaklaşık 9 aydır üzerinde çalışılan ve anketler yoluyla Toyota plazalarına gelen müşteriler ve çalışanlar tarafından test edilen kokulardan en beğenileni, Toyota kurumsal kokusu olarak belirlenmiş. Alkol içermeyen ve tamamen doğal esansların karışımı sonucunda üretilen Toyota’nın çiçeksi kokusu; biber, gül, yasemin, kakule ve kişniş esansından elde edilmiş. “Toyota’nın kurumsal kokusu” yazarken bile bir pazarlama profesyoneli olarak çok heyecanlandım. Bu kokunun tepedeki birkaç yöneticinin zevkine göre değil de bizzat Toyota sahiplerinin beğenisine göre seçilmesi de oldukça şık olmuş.

Islak mendil, karton araç kokusu, bambulu özel ev parfümü, oda parfümü, oto parfümü ve koku giderici sprey olarak da sunulacak bu koku, Toyota’nın kimliğine eminim ki apayrı bir boyut kazandıracak. Marka, özel kokusuyla daha bir ete kemiğe bürünecek, ayrışacak ve ilgi görecek. Dahası, Toyota sahiplerinin markaya olan aidiyetini artıracak. Araba bakmak için Toyota Plazaları ziyaret eden potansiyel müşterilerin bilinçaltına olumlu mesajlar verilecek. İletişimde kullanılabilecek şahane bir enstrüman olduğunu da unutmamak gerek. Kokulu ürünlerden elde edilecek ekstra maddi kazanç da cabası.

Nereden bakılırsa bakılsın olumlu ve iştah açıcı bir uygulama. Toyota’yı tebrik etmek gerek. Darısı, koku duyusunu kullanmanın önemini bir an önce fark etmesini beklediğimiz markaların başına…


15 Ocak 2014 Çarşamba

KRAL’A İSYAN

“Pazar araştırmalarına ayrılan onca bütçeye rağmen, piyasaya sunulan markaların önemli bir bölümü başarısız oluyor. Oysa şirketler, tüketiciler ne istiyorsa onu üretiyor!.. Bu garip durumun nedeni tüketicilerin aslında ne istediklerini bilmemeleridir. Çünkü düşünme sürecinin %95’i bilinçaltında gerçekleşir.”

Gerard Zaltman-Harward Business School Pazarlama Profesörü



Ortalama bir pazarlama direktörünün elinin altına her yıl binlerce sayfalık araştırma raporu gelir. Tüketicinin ihtiyaçları neler? Tüketici ne bekliyor? Tüketici ne istiyor? Tüm bu soruların cevaplarını bulmak için yapılan araştırmalardan çıkan sonuçlar şirketlerin rotasını belirler. Her sektörde süreç aşağı yukarı böyle yürür.

Henry Ford 100 yıl önce “Her müşteri istediği renk otomobili satın alabilir; rengi siyah olduğu sürece” derken markalar yeni yeni doğuyor, üreticiler altın çağını yaşıyordu. 20. Yüzyılın son çeyreğine kadar süreç, etkisi azalarak böyle devam etti. Markalar kraldı, tüketiciler ise onları kölesi. Markalar ne sunuyorsa tüketiciler onu istiyordu, Cola denen şeyin “ihtiyaç” haline gelmesi bu şekilde oldu.

Özellikle sosyal medya devriminin yarattığı rüzgarla, son birkaç yıldır herkes aynı fikirde: Artık tüketici markaları yönlendiriyor, tüketicinin istekleri, yönlendirmeleri markaya yol gösteriyor. Tüketiciler, markanın yönetiminde etkin rol alıyor. Kısacası: Kral öldü, yaşasın yeni kral!

Bir çok sektörde yaşanan inovatif tıkanmışlığın sebebini bu duruma bağlayanlardanım. Pek çok sektör gelinen noktada yeni buluşlar ortaya koyamıyor, olmayan bir şeyi sıfırdan yaratamıyor. Cep telefonu teknolojisi nasıl gelişiyor? Kapasite artırılıyor, çözünürlük artıyor, megapiksel boyutu artıyor vb. Bunlar varolan şeylerin geliştirilmesinden başka bir şey değil. Yanlış anlaşılmasın bunları asla küçümsemiyorum. Sadece tezimi güçlendirmek için majör bir örnek veriyorum.

Dünya piyasasındaki bu inovatif daralmanın, hatta tıkanmışlığın sebeplerinden birinin pazarlamacıların abarttığı tüketici krallığı olduğunu düşünüyorum. Tüketici bir ihtiyacını hissedecek de, bu araştırmalara yansıyacak da, inovatif ürünler geliştirilecek. Her zaman bu yola bel bağlanırsa başarı şansa kalabilir çünkü tüketici çoğu zaman ihtiyacının farkında bile olmaz, farkında olduğunda ise onu doğru bir şekilde ifade edebileceğinin garantisi yoktur.

Şirketler risk almalı, bir ürün veya hizmet yaratıp tüketiciye sunmalı. Sağlam bir pazarlama stratejisi ve doğru iletişim ile desteklenirse nur topu gibi bir ürün/marka doğar… Evet, zaman zaman böylesini denemekte fayda var. Belki tüketici krallığı bu şekilde fethedilebilir.



3 Ocak 2014 Cuma

Reklamda Ters Köşe Taktiği

Reklamda duygu sömürüsü çalışır. Özellikle toplumumuzda. Fakat kullanmasını bilirseniz. Duygu sömürüsü kullanımının kötü örneklerinden biri Teknosa tarafından yapılmış. TBWA İstanbul tarafından hazırlanan reklam filminde teknoloji yüzünden unuttuğumuz değerler, Haluk Bilginer’in etkileyici sesinden, fonda duygusal bir müzik eşliğinde anlatılıyor.

“Hangi televizyon şu manzaradan daha canlı bir görüntü verebilir ki? Hiç görüntülü konuşma onu aylar sonra görmenin yerini tutabilir mi? Dünyanın en iyi ses sistemi, kızının sesini ilk duyduğun andan daha çok mutlu edemez ki seni. Hangi navigasyon sistemi babandan daha iyi yol gösterebilir?” Reklamı ilk izlediğimde aklımdan bir sürü marka geçti. Aklımdan geçen markalar, hayatımızı çalan teknoloji denen illetten oldukça uzak olduğunu, doğal olduğunu yıllardır bize anlatan markalardı. Reklamın sonuna doğru uyanır gibi oldum ve “yoksa ters köşe mi?..” dedim içimden. Öyle de oldu. Bir dakika boyunca hayatın doğallığını teknolojiyle asla değişmememiz gerektiğini anlatan marka Teknosa çıktı. Reklamın sonunda “Teknoloji hayatın yerini asla tutamaz ama teknolojiye ihtiyaç duyduğunuz o bazı anlarda 300’e yakın mağazamızla hep yanınızdayız” mesajını vermek maalesef reklamı kurtarmamış. Daha doğrusu iğreti kalmış.

Evet, bir reklamcılık taktiğidir ters köşe yapmak. Markanın imajına zıt görseller veya replikler kullanmak… Teknosa bu taktiği denemiş. Metin, seslendirme, oyunculuk, renkler her şey gayet dozunda ama bence yapılan stratejik bir hata var ortada. Lider marka olmanın yarattığı özgüvenin bir sonucu olarak görüyorum bu reklamı. Lider markalar, en fazla ne kaybederiz ki diye düşünerek bazen böyle şımarıklıklar yapabilir. Sonuç olarak harcanması gereken bir reklam bütçeleri var ve ajanstan daha yaratıcı bir fikir gelmemiş olabilir.

Teknosa ve TBWA’in bu stratejide ısrar etmeyeceğini öngörüyorum. Bir sonraki reklamlarını merakla bekleyeceğim…

          

KÜNYE

Reklamveren: Teknosa

Reklam Ajansı: TBWA \ ISTANBUL

CCO: İlkay Gürpınar

Kreatif Direktör: Volkan Karakaşoğlu

Yaratıcı Ekip: Güney Soykan, Orkun Önal, Kerem Tüten, Sungu Hacışabanoğlu, Yıldırım Çakmakçı

Marka Ekibi: Esra Özkan, Tuğba Balcı, Özge Keskin

CSO: Toygun Yılmazer

Stratejik Planlama Ekibi: Tuğyan Çelik, Nisan Danışman, Emirhan Çelikbilek

Prodüksiyon Ekibi: Ceyda Kayaçetin Shutle, Pelin Güneş, Gizem İnan

Yönetmen: Gönenç Uyanık

Prodüksiyon Şirketi: Depo Film

Post Prodüksiyon Şirketi: İmaj

Müzik: Cahit Berkay, Yavuz Turgul

Aranjman: Mert Tunay

Dış Ses: Haluk Bilginer

Fotoğraf: Moonshot / Mustafa Çetin

Medya Ajansı: Mediacom

Kullanılan Mecralar: TV

14 Aralık 2013 Cumartesi

Yeter! Söz İletişimcilerin


Bilen bilir, kişisel ilgi alanım siyasal iletişim. Ülke olarak henüz dünya standartlarını yakalayamadığımız bir alan. Her siyasi parti liderinin siyasal iletişimden sorumlu bir danışmanı vardır ancak bu iş tek bir danışmanın yetemeyeceği kadar çetrefillidir. Her seçim döneminde siyasi partilerde bir ajans bulma telaşı başlar, bazı ajanslarda da “söğüşleyecek” bir parti bulma telaşı… AKP dışında herhangi bir partinin düzenli olarak çalıştığı bir ajans yok. CHP her seçimde başka bir ajansla çalışır, o yüzden bir türlü düzenli bir iletişim dili tutturamaz. MHP’nin seçim iletişimi yorum bile gerektirmeyecek denli kötüyken, BDP ya da Kürt siyasi hareketi bu işi yaparken daha çok kulaktan kulağa iletişimin gücünü kullanır.

Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 seçimlerinde, ülkemizde gerçek anlamda ilk siyasal iletişim kampanyası yapıldı. Mimar Selçuk Milar tarafından tasarlanan seçim afişinde “dur” anlamına gelen bir elin üstünde “Yeter söz milletindir” sloganı yer alıyordu. Bu afişlerin DP’nin seçimi kazanmasında en az partinin kendisi kadar etkisi olduğu söylenir.


Sonraki 30 küsür yıl siyasal iletişim açısından kesat geçti ancak Turgut Özal’la birlikte oldukça büyük bir sıçrama yaşandı. Özal, başının üzerinde birleştirdiği elleri, parmaklarının arasına sıkıştırdığı kalemi, kendine has giyim tarzı ve söylemleriyle siyasal iletişimin sadece seçim dönemlerine sıkıştırılmaması gereken bir kavram olduğunu herkese kanıtladı. ANAP iktidarının yaptığı icraatların Özal tarafından anlatıldığı TRT’deki ‘İcraatın İçinden’ programı için Manajans’tan destek alınmıştı. Özal her programa elinde kalemiyle çıkardı. Bu fikir Eli Acıman’a aittir. Program çok başarılı olur, Manajans’ın işi beğenilir ancak yıllar sonra Eli Acıman ANAP’la çalışmaktan pişman olduğunu, bir reklamcının siyasete hiç bulaşmaması gerektiğini söyler.

                                          
12 Eylül’den sonra merkezde toplanan partilerin farkını anlatmak için reklama ihtiyaç arttı. Yıl boyu deterjan, çikolata, araba gibi ürünler için slogan bulan reklamcılar seçim döneminde siyasetçiler için slogan arar oldular. Her siyasetçi bir imaj danışmanı buldu, müziğin gücünü farkettiler, seçim şarkıları moda oldu…

Derken geldik günümüze. Artık çok farklı bir dünya, çok farklı bir Türkiye var önümüzde. Her ne kadar bazı eski alışkanlıkları terketmek kolay olmasa da siyasal iletişimde yeni bir bakış açısı yakalamak şart. Örneğin, artık tıpkı sağlık alanında uzmanlaşmış ajanslar olduğu gibi siyasal iletişimde uzmanlaşmış ajanslar da olmalı. Siyasal iletişim, seçimden seçime değil, yılın 12 ayı yapılmalı.

Seçim kampanyasına sosyal medyayı güçlü bir şekilde entegre etmek şart. Sosyal medyada ilk seçim mitingini yapan parti/aday bir adım öne geçer. Viralin gücünü kullanan aday ekstra puan toplar.

Geçtiğimiz aylarda Ekşisözlük yazarlarıyla kahvaltıda bir araya gelen Kemal Kılıçdaroğlu, aynı buluşmayı farklı siyasi görüşteki Ekşisözlük yazarlarıyla bir kez daha yapıyor. Kim ne derse desin olumlu bir örnek. 

                                           
Önümüzde yerel seçimler var. Kuşkusuz yerel seçimlerin havası farklı, elbette şehirden şehire adaydan adaya göre iletişim üslubu bir ölçüde değişecektir. Ancak bu üslubu her yerel seçimde bir bütünlük içinde korumaya çalışan AKP’nin başarısı da ortada. 

                                     
30 Mart Yerel Seçimleri öncesinde AKP’nin en büyük avantajı, partinin kuruluşundan beri reklam ve iletişim çalışmalarını yürüten Erol Olçar’ın Arter Ajansıyla çalışacak olması. Öyle ki Arter neredeyse sadece AKP adına çalışan bir ajans haline geldi, yerel seçimlerde dahi tüm afişler, ilanlar Arter’den çıkıyor ve 81 ile dağıtılıyor. CHP, 2011 seçimlerinde Grey’le çalışmıştı. Yerel seçimler için tek bir partiyle anlaşacaklarını zannetmiyorum ancak Mustafa Sarıgül’ün çalışacağı parti şimdiden belli. Sarıgül aday gösterilmesi durumunda Publicis Yorum ile çalışma kararı aldı.

Siyasal iletişimi sorgulayan bir insan olarak yerel seçim sürecindeki kampanyaları merakla takip edeceğim. Nisan ayında kampanyaları tekrar yorumlarken uzun uzun iltifatlar edeceğim kampanyaların çıkmasını umuyorum.