8 Ağustos 2012 Çarşamba

İSTANBUL’A DAİR




            Karışık. Çok karışık bir şehir. Kendi içinde bir düzeni var tabi ama buna düzen denirse. Caddeleri karışık, sokakları karışık, insanları karışık. Tamam kozmopolit bir şehir anladık ama sosyoekonomik sınıfların bu kadar içiçe geçtiği, bir çayın 5 TL olduğu cafe ile döner ekmek+ayranın 3.5 TL olduğu dönercinin yanyana olduğu başka bir şehir yoktur heralde. Dolayısıyla en zengin insanıyla en fakir insanının yanyana mekanlarda takıldığı başka bir şehir de nadir bulunur. Neredeyse her sokakta çöpçüler, dilenciler, tinerciler cirit atıyor. İnsanları rahatsız ediyorlar. Dünyanın başka hiçbir büyük şehrinde bu duruma bu kadar yoğun bir şekilde müsaade edileceğini zannetmiyorum. Bu şehri idare edenlerin bunu engellemeye ya gücü yetmiyor ya da bunu engellemek istemiyorlar. Tuhaf olan artık insanların bu karmaşayı kanıksamış olmaları. En azından öyle görünmeleri. 3 haftadır buradayım, İstanbul’un bir çok yerini arşınladım. Mutlu insanlar göremedim. En nezih semtte bile, bu şehirde yaşamaktan yorulmuşluk hali insanların yüzlerinden okunuyor.

            Sonra bu şehir çok pahalı. Gereksiz pahalı. Bilemiyorum belki de insanların maaşları da ona göre fazladır. En azından özel sektörde. Ancak memur maaşları Türkiye’nin her yerinde aynı. Kayseri’deki bir memur, maaşıyla gayet rahat yaşayabilirken İstanbul’daki memur aynı maaşla sürünüyor. Bu büyük bir haksızlık bence. Hele öğrenciler burada nasıl geçiniyor anlamak mümkün değil. Sınırlı parayla İstanbul’da 4-5 yıl üniversite okuyan bir öğrenciye ülkenin ekonomisini teslim etsek cari açık sorunumuz kalmaz!

            Belediyeler bu şehri boşvermiş. Büyükşehir belediyesinin otoyol kenarlarındaki çiçeklendirmeleri dışında şöyle adam gibi bir çevre düzenlemesi olan, bankları eskimemiş, demirleri paslanmamış bir park göremedim. Beşiktaş sahilde çiçek dikilebilecek kocaman alan 3 haftadır toprak halde duruyor. Kimbilir kaç aydır o vaziyette. İnsaf artık. Boğaza baksın insanlar ne yapacaklar çiçeği böceği diye düşünüyor heralde belediye?

            Bu şehirdeki trafik insana cinnet geçirtir. Hep duyuyordum bunu ama 10 dakikalık yolu 1 saatte gidince anladım bunu. Çok fazla otobüs var, belki bu yüzden belki de insanların metrobüsü tercih etmesi nedeniyle otobüslerde aşırı bir kalabalık görmedim. Ama o metrobüs duraklarında her sabah gördüğüm kalabalık bana mahşer yerini hatırlatıyor. Bu insanlar metrobüsten önce ne yapıyorlarmış?

            Bunca olumsuz özelliğine rağmen İstanbul yine İstanbuldur. Boğaz havasında tazelenip, Cihangir’in ara sokaklarında yeni yerler keşfedebilirsin. Boğazdaki gemilere kendi çapında kılavuzluk etmeye çalışan martıları seyredip gülümseyebilirsin. Aradığın her filmi, kitabı, cd’yi kolayca bulabilirsin. En güzel sergilere gidip, en iyi tiyatro oyunlarını seyredebilirsin.

            Tüm bunları yapmak için ve kaliteli bir hayat sürmek için iyi bir gelire sahip olunmalı bu şehirde. Ancak o zaman İstanbul’un tadı çıkabilir. Yoksa İstanbul ,sürünmek için çok gereksiz bir şehir.

26 Temmuz 2012 Perşembe

TEMBEL AJANS, SAF MÜŞTERİ VE BAYIK BİR KLİŞE



             Yaklaşık 2 ay önce, Çamlıca Gazoz'un Grey İstanbul'a verdiği brief, final ödevi kapsamında yaratıcı çalışmalar yapmamız için hocamız tarafından bizlere verildi. Brief kısaca şöyleydi; Çamlıca gazoz, çok köklü ve efsane bir marka, özellikle orta yaş ve üstü kesimin onunla çok güzel hatıraları var fakat gençler tarafından bilinmiyor. Bilinse de tercih edilmiyor. Çamlıca gazoz'un gençler tarafından bilinmesini ve tercih edilmesini sağlayacak yaratıcı işler yapılması isteniyor...

             Brief'i elimize aldığımızda, bu işin tam anlamıyla "aklına gelen ilk şeyi yapma" türünde bir iş olduğuna karar verdik. Klişelere kaçmaya çok elverişli bir işti fakat klişenin asla işe yaramayacağı bir işti de aynı zamanda. Hedef kitlemiz gençlerdi. Gençlere ait kalıplaşmış yargılar son yıllarda fazlasıyla çiğnenmiş bir sakızdı. O sakızı bir daha çiğneyerek gençlere ulaşılamayacağını düşünüyorduk. Biz, bu düşüncelerle bazı işler yaptık. Hocamız tarafından beğenildi, yarışmaya yollandı vs. Konumuz bu değil. Konumuz Grey İstanbul'un aynı briefle yaptığı gerçek reklamlar.

             Bu reklamlar hem tv'de, hem de sosyal medyada bir süre döndü. Reklam serisinde, 3 karakter var: Mc Feza, Marjinal Melike, Atarlı Taylan. Bir rapçi, bir tiki ve geveze bir tip. Ajans bu tipleri niye seçmiş olabilir? İki ihtimal var. Birincisi, bu ülkedeki gençlerin çoğunluğunun bu tiplerden oluştuğunu düşünüyorlar, dolayısıyla onlara kendilerini gösteriyorlar. Peki Türkiye'deki gençleri çoğunluğu böyle gençlerden mi oluşuyor? Hiç sanmıyorum. Hatta bir çok genç, fakültede, cafede, sokakta gördüğü bu tiplerle genelde dalga geçer. Böyle tipler vardır evet. Ama azınlıktır. Onları Bebek'te, Nişantaşı'nda, Bağdat caddesinde bolca görebilirsiniz. Ama Türkiye'deki genç nüfus popülasyonunun yüzde kaçını oluştururlar? En kritik soru; bu tarz bir reklamla ağzınızla kuş tutsanız böyle tiplere cola, bira, fanta vs. yerine gazoz içirebilir misiniz? Üstelik Shweppes de değil Çamlıca gazoz! Ajansın, bu tipleri seçmesinin ikinci nedeni de gençler arasında bu tiplerin sempatik görülmesi ve gülünmesi olabilir. Bu doğru bir tespit mi acaba? Bence değil. Böyle olanlar olabilir ama o zaman öyle orijinal ve fenomen olabilecek tipler bulacaksın ki reklam olay olacak. Öyle cast ajansından rastgele seçilmiş oyuncularla bu iş olmaz.

            Sonuç olarak bu kampanyayı başarısız buldum. Ajansın tembellik yapıp kolaya kaçtığını ve müşteriyi de "Bakın gençler artık böyle, reklamlarda da kendileri gibi tipleri görmek istiyorlar. Gençlere yönelmek için onlar gibi gözükmek lazım." deyip ikna ettiğini ve saf müşterinin de 66 yıllık bu köklü markayı zedeleyeceğinden habersiz buna onay verdiğini düşünüyorum.

            Reklamı izlemeyip bu yazıyı okuyanlar için 3 reklam filmini de aşağıya yerleştiriyorum. Reklamda tek bir doğru yoktur. Benim beğenmediğimi başkaları beğenebilir. Ayrıca reklamın künyesini paylaşmakta da fayda var.



















Reklamveren: Ülker /İçecek Grubu/ Çamlıca
Marka Sorumlusu: Arzu Gökalp, Gökhan Doğan, Emine Tutaş
Yaratıcı Ajans: Grey İstanbul
Kreatif Direktörler: Ergin Binyıldız, Engin Kafadar
Kreatif Grup Direktörü: Erdinç Mutlu
Kreatif Ekip: Önder Bayraktar, Kadir Özdemir, Caner Apaydın, Çetin Yıldız
Müşteri İlişkileri: Elifsu Serin, Ömer Üstündağ
Stratejik Planlama: Kayansel Kaya, Nihan Temiz
Ajans Prodüktörü: Onur Mis, Selim İpek, Ege Yaşar
Yönetmen: Bülent İşbilen
Prodüksiyon Şirketi: Dinamo İstanbul


24 Temmuz 2012 Salı

KEŞKE BEN YAZSAYDIM DEDİĞİM SLOGANLAR



       

         Zaman zaman, dikkatimi çeken, hoşuma giden sloganları not alırım. Çoğu zaman ilham verirler. Bunların bazılarını burada paylaşacağım. İşte "keşke ben yazsaydım" dediğim sloganlara örnekler;

       - Kia Sportage : Sizi güç kullanmaya teşvik ediyoruz.

       - Vakıfbank: Halden anlayan banka.

       - Anadolu Jet: Uçmayan kalmasın.

       - Lezita: (Araçların üzerinde) Lezzete yol açın.

       - Sek: Tazelen'sek.

       - Tetra Pak: İyi olanı korur.

       - Mercedes Benz: The best or nothing.

       - Hyundai: New thinking, new possibilities.

       - Lipton: Positive drinking

       - Panasonic: Ideas for life.

       - Doğuş Çay: (Reklam filminde) Bu güzellik, bu doğallık, bu özgünlük tamamen doğuştan.

       - Dacia: Kolay ulaşırsın, zor vazgeçersin.

       - Head&Shoulders: (Reklam filminde) Kazanmak, kafada başlar.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

REKLAMIN 3 DEHASI



        Her meslekte olduğu gibi reklamcılıkta da efsane olmuş, bu işi yapanların idolü haline gelmiş insanlar vardır. Yüzde 80'i yaratıcılığa dayalı olan ve kişisel beğenilerin çok önemli rol oynadığı bu meslekte herkesin farklı bir idolünün olması çok doğaldır. Ben, yazımda kendi 3 idolümden bahsedeceğim. Deha ile yaratıcılık arasındaki ince çizgi nedeniyle onları reklamın 3 dehası diye adlandırıyorum:

        1) William Bill Bernbach

        2) Leo Burnett

        3) David Ogilvy

        Genç bir reklamcı olarak Mad Men dönemi nedense oldukça ilgimi çekiyor. 1960'lı yılların başından başlayan bu dönem 70'li yıllara dek devam eder. Sektörün henüz taze olduğu bu yıllarda, reklamcılığın tabiri caizse kitabını yazan Bernbach, Burnett ve Ogilvy o dönemde yaptıkları işlerle hala dehalarına hayran bırakıyorlar.

       Bill Bernbach; DDB'nin B'si. Onun için 1. yaratıcılık dönemi olarak adlandırılan 1960-1970'li yıllarda sektörün lideridir desek yanlış olmaz. Kışkırtıcı ve kural tanımaz bir kişiliğe sahip olan Bernbach reklamın mizahi ve yalın bir dili olması gerektiğini savunmuştur. Bernbach'a göre reklamcılık "ikna etmek"tir. İkna etmek ise bilim değil sanattır. Onun en büyük esin kaynağı şiirlerdi. Ona göre şairler, "gerçekler dünyasından düş gücü ve fikirler dünyasına atlayan devlerdi."


                                        

        Bernbach, tüketiciyi insan yerine koyar ve reklamın insanın hoşuna gitmesi gerektiğini düşünür. Onun reklamlarında her zaman mizahi bir yalınlık görürsünüz.

        Bütün reklamcılık okullarında adeta ders olarak okutulan meşhur Think Small kampanyası onun büyüklüğünü anlatmak açısından yeter de artar bile. 1959 Amerikası'nda kocaman, dev arabalar popülerken onun Volkswagen Bettle'ı, namı değer Vos Vos'u bir şekilde insanlara sevdirmesi ve satması gerekiyordu. O, her deha gibi olaya bambaşka bir açıdan yaklaşmış ve "Think Small" demiştir. Bu kampanya, gelmiş geçmiş en başarılı reklam kampanyalarından biri olarak kabul görür. Benim kişisel listemde ise 1 numaradadır.


        Araba kiralama sektöründe sıradan bir marka olan Avis için "Biz 2 numarayız. Bu yüzden daha çok çalışıyoruz" kampanyasını yaparak, olaya başka açıdan bakmanın müthiş bir örneğini daha sergilemiştir.
                                     
        Bernbach'ın her reklamcı için altın değerinde bazı öğütleri de vardır:

        "Mucize üründedir." (Reklam ne kadar şahane olursa olsun ürün kötü olduktan sonra o iş yaş demenin bir versiyonu... Bunu ben de derim ne var diyebilirsiniz ama o bunu 50 yıl önce söylemiştir)

        "Ne kadar yetenekli olursanız olun, var olmayan bir özelliği yoktan yaratamazsınız. Böyle davranırsanız, bunun sahte olduğu zaten ortaya çıkar."

        "Hayat aptallarla çalışmak için çok kısa." (Ne dersiniz, her meslek için uygun bir söz değil mi?)

        "Kamuoyunu ölçmekle o kadar meşgulüz ki, onu şekillendirebileceğimizi unutuyoruz. İstatistikleri dinlemekle o kadar meşgulüz ki, onları yaratabileceğimizi unutuyoruz." (Üstat burada Stratejik Planlamayı biraz hor görse de haksız sayılmaz.

        "İşimiz ölü gerçekleri hayata döndürmek"

        "Beyin, tıpkı bir pençe ya da sivri bir diş gibi hayatta kalmaya hizmet eden bir organdır. Bu nedenle de doğruyu değil avantajlı olanı arar. mantık ve analiz fikirleri kısırlaştırır ve onları durağan kılar. Bu durum tıpkı aşka benzer. Ne kadar analiz ederseniz o kadar hızlı kaybedersiniz."

        "Dikkat çekecek harika bir fikrim var: Gelin doğruyu söyleyelim." (Benim favori sözüm.)

        Bernbach 1982 yılında arkasında efsane reklamlar, büyük bir ajans ve reklam tarihine altın harflerle kazınacak öğütler bırakarak vefat etmiştir. İsteği üzerine mezar taşına "He made differance." yazılmıştır.

        Leo Burnett; reklamcılıkta Chikago ekolünün öncüsüdür. Reklamlarında ünlü kullanımından çok sıradan insanları kullanmayı tercih etmiştir. Bu yönüyle reklamcılığa yeni bir boyut getirmiştir. Leo Burnett reklamcılığı; birbiriyle bağlantısı olmayanlar arasında bağlantı kurmak olarak açıklar. O, fazla iddialı olmadan daha direkt olmaya, aşırı duygusallığa kaçmadan sıcak olmaya çalışan bir reklamcıdır.

        Leo Burnett, 5 Ağustos 1935 tarihinde, sadece 3 çalışanı ve 3 müşterisiyle ilk ofisinin kapılarını Chicago’da açtı. Üstelik ekonomik krizin tam ortasında... Ajansın resepsiyonunda bir kase elma ile karşıladı konuklarını Leo. Ekonomik kriz ortamında ajansın fazla yaşayamayacağını düşünenler, bu bir kase elmaya bakıp Leo Burnett’in elmaları ikram etmek yerine çok yakında sokakta satmak zorunda kalacağını söylediler. Ama bu düşünceleri doğru çıkmadı. Hem de 1935’ten bu yana... “İstisnasız dünyanın en iyi reklamını üretmek” prensibinden asla vazgeçmeyen ve her zaman büyük düşünen Leo Burnett, yarattığı markalarla kısa zamanda Amerika’da ve ardından dünyada adını duyurdu. Marlboro Man, Tony The Tiger, Pillsbury Doughboy ve daha pek çok markanın ölümsüz ikonunda Leo Burnett’in imzası var… Bugün Leo Burnett reklam ajansı, 83 ülkede 93 ofis ve 8000’den fazla çalışanıyla dünyanın en büyük reklam hizmetleri ağından biri.
                                           

        Leo Burnett'ın kuşkusuz en başarılı kampanyası Marlboro Man'dır. Bir kadın sigarasını bu denli dönüştürerek reklam tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı işlerinden birine imza atmıştır.
                    
        Bugün dünyadaki bütün Leo Burnett ofisleri onun anısına elmalarla doludur.
                                  

          Üstadın bir sözü şöyledir: "Bilgi ya da deney, kendini anlatabilme yeteneğinden ve düşüncelerini inandırıcı bir dile dönüştürebilme becerisinden daha önemli değildir. Bilgi nasıl olsa edinilir."

          David Ogilvy; 1911-1999 yılları arasında yaşamış, iskoçyalı, Ogilvy&Mather reklam ajansının kurucusu efsane reklamcıdır. Dove'yi bugün dünyanın en çok tanınan ve satın alınan sabunu yapan kişi olarak bilinir.

        


        Ogilvy yıllarca çok farklı işler yapmıştır; Pariste bir restoranda aşçılık yapmış, mutfak şefi olmuş, İngiliz istihbaratında ajan olarak çalışmış, İkinci Dünya savaşı sonrasında çiftçilik yapmış, kapı kapı gezip fırın satmış. En sonunda satıştan ve reklamdan çok iyi anladığını farketmiş ve kendine bir ajans kurmaya karar vermiştir. 

        1935 yılında bir fırının satış temsilcisi olarak işe başlayan Ogilvy'nin, bu alandaki tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı bir yazı çoğu kişi tarafından "şimdiye dek yazılmış en iyi satış el kitabı" olarak tanımlanır. Kendisi, yıllarca kapı kapı gezip fırın satmasa reklamcılıkta bu kadar başarılı olamayacağını ifade etmiştir.           

        David Ogilvy'nin 1960 yılında gazetelerde çıkan bir ilanı, onun reklam dehasını anlatan en önemli örnektir. Orada yazdığı kurallar 52 yıl sonra hala değerinden hiç bir şey kaybetmemiştir.


                                

        Reklamcılık Vakfı Yayınlarından çıkan, çevirisi Haluk Mesci tarafından yapılan "Bir Reklamcının İtirafları" her reklamcının ve reklamcı adayının mutlaka okuması gereken bir kitaptır. Ayrıca onu anlatan The King Of Madison Avenue, Confession of Advertising Man gibi başka kitaplar da mevcuttur.

                                     

        Üstat aforizmalarıyla o kadar ünlüdür ki, burada sözü kesip o meşhur aforizmalarını aktarmak istiyorum.

       "Asla kendi ailenizin okumasını istemeyeceğiniz bir reklam yazmayın."

       "Yeni bir müşteri kazanmanın en iyi yolu, halihazırdaki müşterileriniz için müstakbel müşterilerinizi cezbedecek reklamlar yapmaktır."

       "En önemli karar, ürününüzü nasıl konumlandıracağınızdır."

       "Eğer kimse reklamınızı okumuyor ve bakmıyorsa doğru konumlandırma bir işe yaramıyor demektir."
     
       "Yeniliği destekleyin. değişim can damarımız, durağanlık ölüm çanımızdır."

       "Biz bilginin disiplinini cehaletin karmaşasına tercih ederiz."

       "Dahilere tolerans gösterin."

       "Reklamınız büyük bir fikir üzerine inşa edilmedikçe gecenin içindeki bir gemi gibi geçip gider."

       "Etrafına kasvet saçan gamlı baykuşlardan kurtulun."

       "İnsanları ürününüzü almaya zorlayamazsınız, sadece onu almak konusunda ilgisini uyandırabilirsiniz."

       "Tüketici geri zekalı değildir, o sizin karınızdır."

                                 
        "İskoçların hep dediği gibi “çok çalışmak insanı asla öldürmemiştir. İnsanlar çok çalışmaktan değil sıkıntıdan ölürler."

        "Kimse çalışanlarına az para vererek zengin olmamıştır. Maymunları tavlamak için fıstıklara kıyacaksınız." (Biraz ağır olmuş sanki ama teşbihte hata olmaz :) )

       "Düzenli olarak fiyat kırmak tüketicinin ürüne duyduğu güveni azaltır, devamlı iskonto yapılan bir ürünün arzulanır olması mümkün mü?"

       "Metindeki her sözün bir değeri olmalıdır".

       "İnsanlar ürünü satın alır, televizyondaki reklamı değil."

       "Bazen en iyi fikirler müşteri temsilcisinden, araştırmacıdan ve diğerlerinden gelir, bunu teşvik edin, edinebileceğiniz tüm fikirlere ihtiyacınız var."
                                                

24 Mayıs 2012 Perşembe

ALTI ÇAY, ÜSTÜ REKABET







          Alt tarafı çay deyip geçmemek lazım. Son 3 yılda çift haneli büyüme gösteren çay pazarı, yabancı yatırımcıların büyük ilgisini çekiyor. Yılda kişi başına 250 bardak çay tüketimiyle dünya sıralamasında birinciliğe ulaşan Türkiye'de her gün toplam 245 milyon bardak çay tüketiliyor. Dünya çay pazarının büyüklüğü 18 milyar $, Türkiye çay pazarının büyüklüğü ise 2.25 milyar TL. Bu da Dünya üretiminin % 6'sı anlamına geliyor. Ayrıca Türkiye, yıllık  250 kilogram, günlük ise 3.5 bardak kişi başı tüketimle, dünyada son iki yılda İrlanda ve İngiltere'yi geride bırakarak birinci sırada yer alıyor.




        Bu veriler ışığında diyebiliriz ki, Türkiye için çay çok daha farklı anlamlara sahip. Dünya ile rekabette bu kadar iyi bir konuma gelmemizdeki en büyük etkenlerden biri kuşkusuz yıllar önce Çaykur'un tekelinin kırılmış olmasıdır. Artık raflarda pek çok büyük çay markası bizleri karşılıyor. Raflardaki bu rekabet, uzun yıllardır reklamlarda da mevcut. Fakat, son bir haftadır Türkiye'nin en büyük çay markalarının aynı anda reklam kampanyası başlatması ilgimi çekti.

      Öncelikle bir iktisadi devlet teşekkülü olan ve Türkiye'deki her eve mutlaka bir kez girmişliği olduğunu düşündüğüm Çaykur'dan başlayalım. Reklamın yıldızı Müslüm Gürses ve dublörü Nazif Uğur Tan. (Böylece Müslüm Gürses'in de bir dublörünün olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz) M.A.R.K.A. reklam ajansı tarafından hazırlanan reklamda Çaykur'un bütün çayların atası olduğu vurgulanmış. Müslüm Gürses'in dublörü berbat bir sesle Çaykur jingle'ını okurken, Müslüm Baba onu susturup jingle'ı kendisi okuyor. Karşısındaki mest olmuş kalabalıktan öne çıkan genç bir çaycı "Hiç benzeri gerçeğinin yerini tutar mı baba?" diyor. Müslüm Baba da "Başka çaylarla karıştırmayın. Türkiye'nin gerçek çayı budur" diyor. Bence vermek istediği mesajı samimi ve basit bir şekilde veren, anlamlı bir reklam.



      Bir diğer reklamımız, Kendi Ajansı'nın Ofçay için hazırladığı reklam. Reklamda, Türk Sinemasının unutulmaz yıldızlarından Kadir İnanır, Hazine adlı ürünü kullanarak karakterli çayın nasıl demlenmesi gerektiğini anlatıyor. Mutfakta, porselen çaydanlıkta özenle demlediği çayı içeride gün yapan kadınlara ikram ediyor. Gözümüzdeki Kadir İnanır imajı bir anda yerle bir oluyor. Bu yönüyle bizi şaşırtan ve dikkat çeken reklam bence fazlasını başaramıyor. Kadir İnanır'ın gün yapan kadınlara çay ikram etmesi bence gereksiz bir mizansen. Ancak aynı başarısızlık sloganda yok. Slogan güzel: Onlar çay, bu Ofçay...



     
      


Gelelim bunların arasında benim en beğendiğim olan, Doğuş Çay'ın reklamlarına. Reklamın yönetmeni Sinan Çetin.. Burcu Kara, Doğa Rutkay ve Pelin Batu'nun Doğuş Çay'ın marka yüzü oldukları bu reklam kampanyasında Black Label serisinin geleneksel lezzetinin yanı sıra berraklığı, doğallığı ve farklılığı vurgulanıyor. Durusu'da doğayla iç içe gerçekleştirilmiş olan çekimlerdeki keyifli atmosfer; Burcu Kara, Doğa Rutkay ve Pelin Batu'nun çaylarını yudumlarken kameralara yansıyan pozitif enerji dolu duruşlarıyla birleşince bence ortaya harika bir reklam serisi çıkmış.. "Bu doğallık, bu özgünlük ve bu güzellik tamamen Doğuş'tan" şeklindeki zekice bir sloganla sonlanan reklam filmlerinin reklam ajansı ise Happy Mondays.












20 Mayıs 2012 Pazar

IKEA TÜRK ERKEĞİNİ UZAYA ÇIKARDI



        İsveç'li perakende mobilya mağazaları zinciri İkea, Avrupa'nın en büyük mobilya üreticisi olmasına rağmen, sade, temiz İskandinav dizaynını yansıttığı mağazalarıyla meşhur olmuştur. Dünyanın pek çok ülkesinde şubesi bulunan İkea, İskandinav kimliğini hiç bir zaman gizlememiştir. İkea'larda İsveç çikolatası, şekerlemeleri vs. bile satılır. Hatta İsveç köftesi bile artık modern Türk insanının lezzet menüsüne girmiştir. (Güzelim İzmir Köfte'nin yerini tutar mı o ayrı mesele)


        2005 yılında ilk şubesini İstanbul Ümraniye'de açan İkea, o günden bugüne başarılı pazarlama iletişimi çalışmalarıyla Türk insanının aklında yer etmeyi başarmıştır. İkea'nın başarısı, Koçtaş ve Praktiker'i çok zorlamıştır. Ancak Tekzen gibi yerli bir markanın gelişmesine de katkıda bulunmuştur.


        Şu anda reklam çalışmalarını TBWA İSTANBUL ile sürdüren İkea, son günlerde güzel bir reklam ile karşımızda. Kadın ve erkek iç görülerinin ayrımını baz alan filmde kadın ve erkeğin alışveriş alışkanlık ve görüşlerindeki temel farklılık anlatılıyor. Kadınların detaylara olan ilgisi, erkeklerin ise bu konudaki fikirsiz kalışı komik bir mizansenle ekrana taşınıyor. Reklamda, İkea mağazasında alışveriş yapan bir çift görülüyor. Muhtemelen saatlerdir devam eden alışveriş serüveninin sonrasında yaşanan bu sahnede, kadın kocasına bir oda örneği gösteriyor "işte ben sana bu odayı diyordum" diyerek (sanki adam o dediğini hatırlıyormuş gibi) Kocasına nasıl bulduğunu soruyor, adam da her zamanki gibi "güzel" demekle yetiniyor. Biliyor ki, gerçek görüşünü söylese, daha onlarca örnek bakılacak. Ancak adamın bu taktiği de işe yaramıyor. Kadın, "öteki oda mı daha güzel bu mu daha güzel" şeklinde bir kontrada bulunuyor. Peki bu sırada adam nerede? Uzayın derinliklerinde.


        İster mobilya, ister kıyafet, ister yiyecek olsun her türlü alışverişe uyarlanabilecek bu sahneyi sahiplenerek İkea çok akıllıca bir iş yapmış. Yönetmenliğini Fatih Kızılgök'ün yaptığı, çekimleri bir gün süren reklam filminin prodüksiyon sürecini Otonomi üstlenmiş.




        Dip not: Reklamdaki erkek karakter ile TBWA Stratejik Planlama Ajan Başkan Yardımcısının ismi aynı: Toygun.









KÜNYE:
  • Reklamveren: IKEA
  • Reklam Ajansı: TBWA\ISTANBUL
  • Kreatif Grup Ajans Başkan Yardımcısı: İlkay Gürpınar
  • Kreatif Direktör: Volkan Karakaşoğlu
  • Yaratıcı Ekip: Zeynep Karakaşoğlu, Zeynep Orbay
  • Marka Grubu Ajans Başkan Yardımcısı: Burcu Özdemir Kayımtu
  • Marka Direktörü: Ayşe Şenünver
  • Marka Yöneticisi: Melis İnceer
  • Marka Temsilcisi: Ece Güçük / Ceren Aşkın
  • Stratejik Planlama Ajans Başkan Yardımcısı: Toygun Yılmazer
  • Stratejik Planlama Direktörü: Tuğyan Çelik
  • Stratejik Planlama: Nisan Danışman
  • Ajans Prodüktörü: Ceyda Kayaçetin
  • Ajans Prodüksiyon Asistanı: Alev Cihan

10 Mayıs 2012 Perşembe

ERİMESİ Mİ GEREKİYORDU ACABA?




         Daikin, temelleri 1924 yılında Japonya'da atılan daha çok klimalarıyla ünlü olmuş ama kimya, taşımacılık, yarı iletkenler ve satış sonrası servis konularında da hizmet veren bir şirkettir. 


         Daikin, dünyanın en kaliteli ve pahalı klimalarını üretir desek herhalde abartı olmaz. Kusursuz Japon tenolojisinin en güzel örneklerinden biri olan Daikin, 2011’de Türkiye’nin iklimlendirme sektörünün büyüyen isimlerinden Airfel’i satın alarak Afrika, Orta Doğu ve Asya pazarları için önemli bir üs elde etmiştir. 


         Daikin, Türkiye pazarına bu şekilde girince çok doğal olarak bir lansman kampanyası yapma gereği duymuş. Bunun için de Alametifarika reklam ajansıyla anlaşmış.


         Bir teaser şeklinde olan ilk reklamı, Ivana Sert'li reklam takip etti. Tahmin ediyorum ki devamı da gelecek.


         Reklam serisinin ana karakteri kürk giymiş Eskimo'ları andıran sevimli bir Japon. Kucağında klima, helikopterle Japonya'dan Türkiye'ye geliyor, acar bir muhabir de onunla röportaj yapıyor. Bizim Eskimo, muhabirin sorduğu her soruya "Daikin" şeklinde cevap veriyor! Bu reklamın mizahı, teaser olması açısından değerlendirildiğinde hoş karşılanabilir. Peki ya ikinci reklam...






        Serdar Erener, reklamda ünlü kullanımının faydalarına maksimum düzeyde inanan bir reklamcı. Kendisinin ve ajansının bu tarzı artık bilinen bir gerçek. Ama bazen işin şirazesi kaçabiliyor sanki. Tıpkı Pepsi-Bülent Ersoy örneğinde olduğu gibi, Daikin örneğinde de Ivana Sert ne kadar doğru bir tercih? Sadece fiziksel görüntüsü ve aşklarıyla ön plana çıkmış, toplumun büyük bir kesimi tarafından antipatik bulunan Ivana Sert (reklamda kendisiyle açıkça dalga geçilse bile) dünyanın 1 numaralı klima üreticisine  yakışıyor mu? Üstelik bu kadar sexist bir şekilde kullanılması tam bir saçmalık. Dünyanın en kaliteli Klima markasının Ivana Sert'in bacaklarına mı ihtiyacı var!








       Son olarak reklamda gördüğüm iki mantık hatasına değinmek istiyorum. Sırf daha sempatik olması için klimayı getiren Japon'a Grönland'ta giyilen kürklerden giydirmişler. Bu da demek oluyor ki, kendisi soğuk bir iklimden geliyor. Peki soğuk bir iklimden gelen biri neden soğuk üfleyen bir klima üretsin?


      İkinci mantık hatası şudur ki; iyi klima en çok soğutan klima değildir. İyi klima, ideal nem oranını sağlayarak en iyi havayı yaratan klimadır. Bunu dünyada en iyi yapan da Daikin'dir. Bu sayede dünyanın en iyi klima markası olmuştur. Ayarsızca soğutma (dondurmayı dile yapıştıracak kadar) adi Çin malı klimaların yapacağı iştir.




     Dip not: Reklamın jingle'ı yine, yeni ve yeniden Nil Karaibrahimgil'e ait.